Özlemişim

Özlemişim blogumu, yazmayı ve de okumayı. Bu sefer arayı biraz fazla açtım galiba. Ama olsun, içimde birikti işte herşey. Yazacak o kadar çok şey var ki; acısıyla, tatlısıyla, en çok ta katlanamadıklarımla. Haykırmak isteyip te haykıramadıklarımın yeriydi burası, söylemek isteyip te söyleyemediklerimin yeriydi burası…

Bugün ne öğrendim – 2

Bu kategoride son yazımın üstünden 4 aydan fazla zaman geçmiş. Ama normal değil mi; insan kolay kolay öğrenemiyor ne de olsa, yaşaması gerekiyor, hissetmesi gerekiyor hayatı. Gelelim öğrendiklerime…

Acı çek(e)memek

Kaçıncı yazım oldu bu bilmiyorum “uzun zaman oldu yazmayalı” diye başlayan. Yazamıyorum işte. Başka açıklaması yok herhalde bunun. Peki yazamamamın bir açıklaması var mı derseniz, kesinlikle var; acı çekmiyorum, daha doğrusu çekemiyorum. Açıkçası bu durumdan şikayetçi olduğum da söylenemez…

3 Doors Down – It’s Not My Time

Bazı şarkılar vardır, canınız ne kadar sıkkın olursa olsun sizi neşelendirir. Bazıları ise tam tersi; neşenizi yok etmekle kalmaz, hüznünüze hüzün kadar. King Crimson – Epitaph ve Radiohead – Creep sanırım bunun en iyi örnekleri olabilir. Bir kısım şarkılar ise, ki bunlar çok ender karşınıza…

Söylenmemiş cümleler, yaşanmamış hayatlar

Ne kadar çok keşke derdim eskiden. “Keşke şöyle olsaydı”, “keşke böyle olsaydı”, “keşke şöyle söyleseydim“, … Hayatım mı değişti, yoksa keşkelerin faydasız olduğuna mı kanaat getirdim bilinmez; bir süredir bu cümleleri hiç kurmadığımı fark ettim. Kontrolüm dışında gerçekleşen olaylar için keşke dememeyi ve üzülmemeyi öğrendiğimin farkındaydım…

Sosyal Ağlar – 2

Benzer bir yazı yazmıştım bir yıldan uzun bir süre önce. Gerçi o yazı biraz daha bloglara yönelikti. Sonrasında ise Facebook ve Bloglara yönelik 2 yazı daha yazmışım. Bununla beraber 4 edecek :) Aslında bu yazının, bu ve benzeri konulardaki 4. yazım olması bu sosyal ağlara ne kadar da bağımlı kaldığımızın göstergesi bir yerde de. Kısa bir süre önce…

Hadi bir daha oynayalım

Uzun zamandır internete giremiyorum. Sosyal ağları bıraktım bırakalı girmek te istemiyorum zaten. Bugün açtım blogumu ve geçen sene bu sıralar ne yapmışım diye baktım. 8 Kasım 2009 veda etmişim bloguma, 1 Ocak 2010 geri dönüş. Bu seneye baktım; 24 Kasım 2010 bir yazı ve tekrar 1 Ocak. Tamamen olmasa, kısmen de olsa hayatın tekerrürden…

Gerçeklerle yüzleşememe

Asla aptal bir insan olduğumu düşünmedim. Tam tersine her insan gibi kendimi zeki de buluyorum aslında. Ama nedendir bilinmez bazı şeyleri algılamakta zorluk çekiyorum. Hani insanın gözüne soka soka “budur işte” denilen olaylarda bile gerçekleri kendi gördüğüm gibi daha doğrusu görmek istediğim gibi olduğuna inandırıyorum kendimi…

Ben öldüğümde

“Ölüm”. Ne kadar iç karartıcı bir kelime değil mi? İnsanlar korkuyor ölümden. Hem de öyle böyle bir korku değil, bahsetmek bile korkutuyor birçok insanı. Düşünmek istemiyorlar, kaçıyorlar düşünmekten. Hani pozitif düşün pozitif şeyler olsun düşüncesi var ya, onun gibi bu kötü olayı düşünüp üstlerine çekmek istemiyorlar. Lafı geçtiğinde…

İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin! – Bülent Akyürek

Bana “öküz” diye hitap eden çok sevdiğim(!) birisinin hediyesiydi bu kitap. İçeriğinden ziyade kapağındaki öküz resmi ve ismindeki öküz kelimesi için aldığını açıkça belirtmişti. Hediye olunca tabii ki okunacaklar listesinde 1 numaraya yerleşti hemen ve ben de aynı hızla kitabı okudum. Tanımadığım bir yazar, adını duymadığım bir kitaptı. Gerçi kitapçıda görseniz asla unutmayacağınız bir kitap. Kitabın adı olsun, üzerindeki resim olsun, rengi olsun hepsi dikkat çekici…